|
Seyahatlerin ilkini başlatan Sudeleste 2007’nin
hazırlıkları, amaçlarımızı tanımlamak ve rotamızı
çizmekle başladı ve düzeltmelerle ve son dakika
yenilikleriyle devam etti. Önce amaçlarımızı
belirlemiştik:
-
350 euroluk
bütçemizle bir ay boyunca idare etmek
-
Öncelikle bir
haftadan kısa sürede Portekiz’den Slovenya’ya
otostop çekmek
-
Toplam bir ay
içinde Portekiz’den Romanya’ya otostopla ulaşıp,
yine otostopla geri dönmek
Otostop çekmeyi
ulaşımımızın omurgası olarak kabul etmeseydik, bu
geziyi gerçekleştirmemize imkân olmazdı.
couchsurfing
ise hayatta kalıp emin ellerde ve para harcamadan
uyumak ve duş almak için gerekli olan ikinci
esasımızdı. Şaşılmaz olarak, seyahatimiz boyunca
couchsurfing
tecrübelerimiz sadece geceyi geçirecek bir yere
kavuşmaktan çok daha ileriye gitti: Birçok yemeği
bedavaya çıkardık, internete ulaşma ayrıcalığına
kavuştuk, güzel yürüyüşler yaptığımız, sohbetler
ettiğimiz, kimi zaman sadece bir çay içtiğimiz yeni
arkadaşlar kurduk, hatta bazılarından tur rehberi
olarak faydalandık!
30 günlük
seyahatimizle daha ayrıntılı bilgiye, detaylı
haritaya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Sudeleste’nin daha ilk günü talihsiz, asla
unutulmayacak bir gün olmuştu! Hemen İspanya
sınırının yanında, Vilar Formoso’da kura çektik, üç
kişiydik ve bizim için duran kamyonda sadece iki
kişilik yer vardı. Ivo kurayı kaybetti ve bir
sonraki durakta buluşmak üzere geride kaldı. Ancak..
nereden bilebilirdik ki, Ivo’nun yakınında dikilip
otostop çeken Portekizli bir adamın İspanya Polisi
tarafından arandığını?! Talihsiz bir durum sonucu
Ivo da polis tarafından alıkonuldu ve geziye sadece
Diogo ve Luis devam edebildi.
Vilar Formoso’dan neredeyse Paris’e kadar Portekizli
kamyon şoförümüzle gittik. Aslında şoför Almanya’ya
gidiyordu ve bizi de götürmeyi teklif etmişti, ancak
rotamızda Almanya yoktu. Her şeyden önce
söylemeliyiz ki, daha beraber 48 saat bile
geçirmeden şoför bize nefes bile almadan aralıksız
konuşabilme yeteneğini göstermişti. Yaptığı işi
düşününce, uzun yolculuklarında yanında
konuşabilecek birinin olma ihtiyacını anlıyorduk.
Fransa’da ise bir Romanyalı tarafından sürülen
İspanyol kamyonunda yolculuk ettik. Kamyon
İspanya’ya gidiyordu, ancak bizim rotamız İtalya’ydı.
İşaret dilini kullanarak yanından geçtiğimiz başka
bir kamyona nereye gittiğini sorduk ve bir sonraki
dinlenme alanında iki kamyon da durunca hemen
ötekine geçtik, çünkü şanslıydık ki İtalya’ya
gidiyordu! Müthiş! Böylece yeni kamyon şoförümüz
Ionica, ya da şimdi bizim neredeyse ikinci babamız
olarak bellediğimiz yine Romen şoförümüz; bize kendi
çocukları gibi davrandı, hayat hikâyelerini anlattı,
iki gün boyunca dondurmalar, kahveler ve biralar
aldı, hata bir keresinde Romanya usulü yemek yaptı!
Rahatımızı da düşünerek, yine Romen bir meslektaşına
beraber aynı dinlenme yerinde gecelemeyi teklif etti
ki, herkese uyumak için yeterince yer kalsın!
Ionica’ya veda ederken öğrendik ki bizim rotamızdaki
son durağımız onun kasabası olacakmış: Sibiu.
İnanılmaz bir insan: Kendi kasabasında “kendi”
kahvesinden içmemiz için bize 5’er euro bile önerdi!

Romen kamyon şoförleriyle geçen bu harika
deneyimlerden sonra gözlerimiz Romen plakalı
araçları ya da Romen şoförleri arar olmuştu! Böylece
konuşmaya “Merge la Romania?” diyerek başlıyorduk:
“Romanyalı mısınız?” Ve işe yaradı, bizi
Slovenya’daki Postojna kentinin yakınına kadar
götürecek bir Romen kamyon daha bulduk. İnip
turumuzun ilk “couchsurfing”
ev sahibini beklemeye başladık. İlk kez
couchsurfing
yapacaktık ve ilk
deneyimimiz bundan daha iyi olamazdı! Bizi konuk
edecek çift, arabalarıyla bizi almaya geldiler ve
harika evlerine götürdüler: Bizim için ayrılan bir
oda ve banyo bile vardı! Her şey harikaydı: Leziz
yemekler, sıcak banyolar, internet, salıncaklı büyük
bir bahçe, şehri gezerken bize katılacak iki arkadaş!
Postojna’daki son günümüzü bir Fransız grubunun
bedava canlı konseriyle bitirdik. Hatta sonrasında
gurubun saksafoncusunu da bir
couchsurfing
üyesi yaptık!
Postojna’dan Celje’ye olan yolculuğumuzda başken
Ljubljana’dan geçtik ve fark ettik ki Slovenya’da
otostopla seyahat etmek çok daha hızlı ve kolay,
hatta yaygın. Gitmek istediğiniz şehrin plaka kodunu
yazıp şoföre göstermeniz yetiyor! Aynı dili
konuşmanız gerekmiyor bile! Celje’den geçerken
edindiğimiz bir arkadaş, bizi şehrin tarihi kısmına
götürüp güzel bir göle bakan kalesini gezdirdi.
Maribor’da yine
couchsurfing
üyesi olan bir çift
tarafından ağırlandık. İş kolik sayılırlardı ve 7/24
evlerini bize bırakıyorlardı. Internet bağlantılı
bir diz üstü bilgisayarımız, bir buzdolabımız ve ne
istesek pişirebileceğimiz bir mutfağımız; ve tabii
ki de rahat yataklarımız ve sıcak banyo imkanımız..
Gerçekten çok iyi insanlardı!! Maribor hakkında
öğrendiklerimizden biri ise çok lezzetli
dondurmaları olduğu! Hakkettiğimizi düşünerek bir
öğleden sonramızı bir spada geçirdik: Farklı
sıcaklıklarda hatta açık havada havuzlar! Dahası,
kim bilebilirdi ki iki Sloven kızla ve iki de
Fransız Couchsurfer üyesiyle karşılaşalım! O anı en
iyi herhalde çektiğimiz video anlatabilir.
Sokaklarından dondurmalar aldığımız bu şehirden,
Maribor’dan sonra Hollada’ya otostop çektik.
Siofok’ta ara verdik, Hollanda’nın önemli ve güzel
bir gölü olan Balaton’u görme fırsatını bulduk.
Sonra Budapeşte’ye geçtik. Ne kadar görülmesi
gereken şehirlerden biri de olsa, bize pek uymadı:
Zaten yoğun olan nüfusunun üstüne bir de çok fazla
turist vardı, oldukça kirliydi ve her yere kaos
hakimdi.

Macaristan
platolarının temiz ve huzurlu, bitmek bilmeyen mısır
tarlalarından sonra Romen sınırının çok yakınındaki
eski ve nostaljik tren istasyonunda trenden indik.
Bir kere istasyona varınca, Romanya’ya girmekten
başka çare zaten kalmıyordu: Yaklaşık 10 km yürümek
zorunda kaldık! En kötüsü ise daha ilk kilometreden
sonra yağmur yağmaya başladı, aralıksız.. Hızlı bir
yürüyüşten sonra Romanya’nın ilk şehrine, Oradea’ya
vardık. Cluj-Napioca istikametindeki trenimize
bindik ve müthiş bir rahatlamayla ve sürprizle bir
couchsurfing
grubu tarafından
karşılanırken bulduk kendimizi!
Cluj’dan sonra
Sibiu’ya, 2007 Avrupa Kültür Başkenti’ne geçtik.
Transilvanya Romanya’sında gördüğümüz klasik
problemlerdi: Sosyal eşitsizlik, işsizlik, düşük
yaşam standardı.. Şehir merkezi bize batılılaşmayı
gösterdi, yaşam kalitesi ve fiyatlar kuzey
Romanya’dan çok daha farklıydı. Kültürel
neo-kolonileşme... Bize gelince, her zamanki gibi
bir evde konuk olduk,
couchsurfing
ile. Bu seferki
deneyimimiz öncekilerden daha farklıydı. Bizle aynı
anda konuk olan üç kişi daha vardı: Birer cart
renkli şemsiyesi olan iki Finli ve iki saat boyunca
ağzını açmadan oturmayı başaran katil tipli
Brezilyalı bir adam! Bunlar yetmezmiş gibi
Finlilerden biri gece boyunca habire uyanıp,
kafasını kaldırıp gözlerini kırpıştırıyor ve tekrar
uyumaya devam ediyordu! Sibiu’dan ilginç
notlarımızın arasında çok tuzlu bir göl olan Baile
Ocna Sibiului yer arıyor. Bir de şehrin güneyinde
bir yerden izlediğimiz gün batışı: Kuzuların
melemesi ve savaştan sonra terkedilmiş bir su tankı
eşliğinde…

Sonraki durağımız olan Macaristan’ın güzel ve sakin
kenti Pecs’de bir
couchsurfing
üyesine misafir olduk.
Bundan sonra gezinin sonuna kadar, sekiz gün boyunca
maceralı bir şekilde orada burada geceleyecektik,
çünkü bizi misafir edecek hiç Couchsurfing üyesi
bulamayacaktık. Pecs’in küçük ama güzel
sürprizlerinden sonra bir gün yine geri dönmeyi
istedik: Budapeşte’den sonra Macaristan hakkında
oluşan kötü ön yargımızdan böylece kurtulmuş olduk.
Bir paradoks ya da değil: Sudeleste 2007 macerasının
bu dönemi, kuşkusuz bazı en özel ve en unutulmaz
anlarıyla bitti: Her şeyden önce, doğu Slovenya’da
hala yapım aşamasında olan bir üst geçitte yürürken
izlediğimiz o muhteşem gün batımı… Yine Slovenya’da
yapım aşamasındaki bir futbol stadyumunda
geçirdiğimiz gece… Nice’in züppe kumsallarında
geçirdiğimiz iki gece: Hırvat bir turist grubuna
katılmıştık, hikâyelerimizi ve içkilerimizi
paylaşmak için. Hırvatlar bizi de davet etmeyi
unutup otellerine geri dönmeye karar verdiklerinde
gece geç saatti. Yine de sonunda bizi hatırlayıp
almaya geldiler, sadece iki saatlik bir uykunun
ardından bedava kahvaltıya kavuşmuştuk. İkinci
gecemizde ise İrlanda’ya dönecek bir arkadaşlarına
hoşça kal partisi yapan bir Fransız gurubuna
rastlamış, kumsalda deliler gibi eğlenmiştik. Bir
başka unutulmaz anımız ise Monaco’da geçirdiğimiz
huzurlu ve rahat bir gündü: Monaco Grand Prix’in
sokaklarında dolanmak, güneşlenmek, yüzmek ve sohbet
etmek..

Nice ve Monaco’daki
eğlencelerden ve oyunlardan sonra,
Italya-Ventimiglia’ya doğru geri döndük. Otostop
işleri pek planlandığı gibi gitmese de, biraz şansla
Çek bir kamyon şoförü bizi Katalan İspanya’ya kadar
götürdü. Onunla beraber efsanevi bir kamyon park
alanını, La Junquera’yı ziyaret ettik. Avrupa’nın en
büyüğüymüş! En “güzeli” ise gecenin bir vaktinde
kendimizi Akdeniz’in sıcak sularına bırakmak olmuştu.
Sudeleste 2007 macerasının son
günleri iki olayla damgalandı: Birincisi;
Valencia-Madrid otobanında, 40 derece sıcakta güneş
altında, o ağır çantalarımızla 6 kilometre yürümemiz…
İkincisi ise, Valencia otobüs garındaki yaşlı
güvenlik görevlisinin sinir bozucu davranışı:
Biletlerimiz elimizde, otobüs saatini beklerken ağır
çantalarımızdan kurtulup biraz olsun rahatlamamıza,
bir bankta uzanıp uyumamıza izin vermedi! Saat
sabahın 3’ü olmasına ve garın tenha olmasına rağmen!
Zihinsel bir delilik ya da bir çeşir diktatörlük,
kim bilir... Neyse ki artık eve dönüyorduk…

Bir final sürprizi olarak, Sudeleste 2007’ye
damgasını vuran, ağzımızdan düşmeyen üç şarkının
linkini veriyoruz:
|